|
Demokrasilerin halk nezdinde en bilindik yönü belli yıllara bölünmüş seçim faaliyetleridir. Halk, kendinin gerçekten bir seçim yaptığını düşünür ve bir miktar avunur. Atina demokrasisinin statüko erenleri, iktidara halkın da katıldığı intibaını vermek için seçim sistemini sözde legalleştirdikten sonra halka da “ bakın, istediğiniz adamı iktidara getirdiniz “ biçiminde bir “ hile-i demokrasiye “ icat etmişler, böylece halkı kendi seçtikleriyle yönetildiklerine ikna etmeye çalışmışlardır. Zavallı Atina halkı, mutlak kraliyettense kendine tanınan bir hakkın gereği olarak ve kötünün iyisi niyetine bu sisteme boyun eğmiştir. Zamanla demokrasi adıyla modern çağda dünyaya satılan bu sistem, Batı tarafından tüm illegaliteyi legalleştirme aracı olarak kullanılmaktan geri durdurulmamıştır. Son iki yüz yıldır Kaf Dağı’nın ardındaki güzel muamelesi gören demokrasi, günümüzde cilasının çoğunu kaybetmiş bir Yunan heykeli görüntüsündedir. Halkın sevip sevmediği sorulmadan ve önemsenmeden “ işte önünde beş tabak yemek, bunlardan birini yemek zorundasın; ya yersin ya da sana yediririz “ biçimine dönüşen tavrın neresinde halkın sevdiği yemeği hür iradesiyle tercih etmesi vardır. Halka “ yiyeceğin yemeği biz belirleriz, sen de bunlardan yiyebileceğin en uygununu seçebilirsin “ tarzında bir seçim yaptırmak görünüşte demokrasi olsa da gerçekte hukuk dışı bir tavırdır. Sevmedikleri arasından hiç olmazsa en sevilmeyeni yememek için kötünün iyisine mahkum edilmek en hafifinden ahlaki değildir. Bundan daha vahimi de var. Sadece parası olana seçilme şansı tanıyan, böylece kapitali mutlak değer haline getiren bir sistemde halk zaten kendi talebine uygun tercih yapamıyacaktır. Ayrıca paranın albenisi materyalist ruhlarla ittifak ettiğinde güce tapmak normalleşir ve güçlünün haklı olduğu safsatası zihinleri istila eder. Halkı yüceltmek adına halka kazık atmak ve buna da iyilik süsü vererek meydanlarda madik atmak sıradanlaşır. Sermayenin gücü, seçilme hırsı dışında hiçbir ahlaki müeyyide tanımayan birine hizmet ederse yalan, iftira, aldatma gibi tüm ahlak dışı olumsuzluklar elbette meşrulaştırılır. Günümüz demokrasisinin çıkmazları da en başta bunlardır. Burada hayati bir soru sorup cevap arayalım: Konjonktürel yapılanmaya mahkum olan halkın bir çıkış yolu olamaz mı ?
Aslında halkın gönlündeki gerçek demokrasiyi “ şûrâ sistemi “ verebilir. Çünkü şûrâ, yönetenle halkın birbirini doğrudan denetlediği sistemin adıdır. Şûrâ sistemi, öncelikle tavizsiz ancak merhameti ihmal etmeyen bir adaleti esas alır. Adaletin ayakları üzerinde dallanır. Sonra halka yetkin gördüğü, kendini gerçekten temsil edeceğine inandığı bilgili, sağlam karakterli, onurlu ve işin ehli kabul ettiği kimseleri seçmesine hem imkan sağlar hem de bu hususta manevi sorumluluk yükler. Bu sebeple “ gencim, güzelim, iyi yüzerim “ diyen kimselere değil, halkın vicdanında yer etmiş kişilere temsil hakkı tanıyan bir sisteme şûrâ denir. Bu sistemde iktidarı için halkı aldatana, iktidara geldiğinde kendine tanınan süre içinde verdiği sözleri yerine getirmeyene hukuk nezdinde hesap sorulur. İktidardayken hükümet gücünü halkın aleyhine çeviren bir iktidara karşı halk veto yetkisini kullanılır. Bütün bunlar hukuki zeminlerde ve gelenin keyfi için değiştirilmeyen sağlam sistematik ilkelerle gerçekleştirilir.
Türkiye Cumhuriyeti’nin I. TBMM tecrübesi şûrâ sisteminin ülkemizdeki ilk deneyimidir. Dahası Erzurum ve Sivas kongrelerine üye seçimleri demokrasi yolunda adı konulmamış bir şûrâ sistemidir. Ülkemizin seçim sistemi bakımından en rahat olduğu dönem bu dönemlerdir. Daha sonraki tüm milletvekili seçimleriyle diğer seçimler kendi içlerinde az veya çok şaibe taşımışlardır. Bu bağlamda halkın birincil tercihi ve öncülleri devlet talebi olmaktan ne kadar uzaklaştırılmazsa, halkın temel felsefesini ve adalet talebini dillendirebilecek kişiler sisteme ne kadar entegre edilebilirse o seçimin hukuki meşruiyeti de o kadar güçlü olur. Ancak reklam, para, iftira, satın alma gibi işlemlerle lekelenen bir seçimin galibi olmaz. Bir parti sahnede galip görülebilir; fakat hukuk, ahlak, ilkeler, şahsiyet, sağduyu, hamaset, insaniyet ve ciddiyet mağlup olur. Değerleri iflas ettiren bir seçimin galibi sözde galipse de aslında toplu çürümüşlüğün bir nesnesine dönüşür.
Eskilerin “ ehli hal ve akd “ dedikleri aklı başında, sözünde sağlam, işinde ciddi, güvenilir nitelikli, benliğini devletin ve milletin işine adayan; sosyal ve ekonomik adaletin temini için kapitali mağdur, mazlum ve mahkumun hizmetine sunan insanlar topluluğunu doğrudan seçebilecek bir sisteme ihtiyacımız vardır. Demokrasi tecrübemiz şûrâ anlayışıyla taçlandırılırsa ülkemiz hem gerçek gündemine kavuşur hem de temsil problemi yaşamaz. Bir ülkede bir kişinin bile talebi ülkenin meclisine gelebilmeli ki gerçek bir temsiliyet gücü oluşabilsin.
Liberal demokrasi ve sosyal demokrasi sınıflamaları kendi coğrafyası açısından anlamlı ve yerindedir. Kapitalist ve sosyalist bir dünyanın yakın ve uzak geçmişteki deneyimleri; Necip Fazıl’ın da belirttiği gibi Hristiyanlık, Eski Yunan kültürü ve Roma medeniyeti temelleri üzerine yükselen bir modernizmin yaşattığı tecrübeler, sosyal-Liberal bir demokrasi anlayışı üretmiştir. Her ikisinin temelinde de materyalizm düşüncesi yer alır. Lakin Türkiye’nin tarihi, inancı, devlet geleneği, insan profili ve kaybettiği Matüridi düşünce sistemi Türkiye demokrasisinin şuralı demokrasi / şuracı demokrasi mantığına sahip çıkması gereğini önceler. Ak Parti’nin sahiplendiği muhafazakar demokrasi kavramı hür düşünceyi uzun ömürlü kılmayan ve iktidara itaati önceleyen yüzeysel bir söylemdir. Çünkü bu anlayış demokratlığı oy vermeyle sınırlandıran, sivil toplum kuruluşlarını sözde katılımcı gösterip muhafazakar gelenekçiliği “ değişerek devam etme ve devam ederek değişme “ prensibine üsteleyen bir algı tarzıdır. Bu sebeple muhafazakar demokrasi çıkışı demokrasi anlayışımıza deva olamaz.
Kürt’ün, Laz’ın, Alevi’nin, Sünni’nin, Musevi’nin, Hristiyan’ın, ateistin, deistin, teistin; tarlası elinden haksız biçimde alınanın, işinden haksızca uzaklaştırılanın, kocasından dayak yiyenin, okul yerine tarlaya gönderilen çocuğun, yavrusunu okula değil de çalışmaya göndermek zorunda kalan dul bir ananın, üniversite kapısında başörtüsü sebebiyle hakkı elinden alınanın, başörtüsü nedeniyle mesleğinden ihraç edilenin, anadili sebebiyle dışlananın, nesep ve cinsiyet farklılığından dolayı aşağılananın derdine derman olmak ülkenin gerçek gündemine vakıf olmakla mümkündür. Demokrasimizi şûrâ anlayışı içinde revize edip bireylerin temsil gücünü daha üst noktaya çıkarabilirsek ülkenin gerçek refah seviyesi ve sosyal adaleti yayma hedefi adına büyük adımlar atılmış olur. Aksi bir durum lâf- güzâftır.
Yerel seçimlerde ırk patentli partilerin epey belediye başkanlığı ve İl Genel Meclisi üyeliği kazanması mevcut demokratik anlayışın sos vermesidir. Zira talepleri ideolojik kaygılarla reddedilen kitleler, başka meşruiyet zemininde temeli faşizme dayanan ve statükoya alternatif olduğu kabul edilen yeni ideolojik yapılara sığınmışlardır. Türkiye’de Kürt milliyetçiliğinin yükselişi kadar diğer tüm milliyetçiliklerin yükselişi de tehlikelidir. Bir ülkede milliyetçilik yükselişteyse orada Kur’an’ın inşa ettiği İslam gerilemektedir, Kur’an kalplere hükmetmiyordur, akılların kıstasını Kur’an belirlemiyordur ve din folklorik ritüeller toplamıdır. Yani orada muhafazakarlık vardır ama dindarlık yoktur. Bu sebeple ritüellere mahkum din anlayışı terk edilip inşacı bir iman anlayışı ve Kur’an merkezli yeni bir din bakışı topluma kazandırılmalıdır. Materyalizmin, milliyetçiliğin, faşizmin, satanizmin, komünizmin, kapitalizmin antisi ve alternatifi Kur’an’daki İslam’dan hareketle yeniden inşa edilecek olan düşünce sistemi ve eylem planıdır. Bu düşünce sistemi adalet, barış, estetik ve iyiliği yaymayı prensip edinen ilkeler bütünüdür. Fazlurrahman’dan Ali Şeriati’ye, Ebu Zeyd’den R.İhsan Eliaçık’a kadar tüm inşacıların çabaları da düşünce ve eylem alanında Müslümanca duruşu çağın idrakine kavratmaktır.
Mevcut demokrasi uygulamalarımız ülkeye eğer sosyal, ekonomik, psikolojik barış ve denge gelmesinde vesile olacaksa şu haliyle maalesef toplumu memnun edememiştir. Bir din olmayıp sadece bir sistem olan demokrasiyi, 1908’den beri yaşadığımız tecrübeleri dikkate alarak yeniden gözden geçirmeliyiz, seçim sistemimizi bir daha kontrol etmeliyiz, genel seçimlerdeki yüzde on barajını hiç olmazsa şimdilik yüzde beşe çekmeliyiz. TBMM çok renkli, çok sesli, çok alternatif düşüncelerle zengin bir yapıda olmalıdır. Tek ses görünüşte iyi gibidir, ancak hiçbir demokrasi mantığı açısından bu durumun güvenilirliği ve geçerliliği savunulamaz. Mamafih halkın tüm kitlelerini kucaklamayan bir meclisin kararları daima tartışılmaya açık kalacaktır. Kamuoyu tüm renkleriyle mecliste var oldukça ülkenin problemleri daha kolay tesbit edilir ve sorunlar daha gerçekçi çözümlere ulaştırılır.
Namık Kaya
»
Yorum yok
» Yorumu Gönder
Sadece üyeler yorum yazabilir Lütfen giriş yapın veya üye olun!.
|